Medellín’den Cartagena’ya uçunca iklim bir anda değişti. And Dağları’nın serinliğinden Karayiplerin sıcak ve nemli havasına geldik. Casa Don Luis’e yerleştikten sonra sur içindeki sokaklara çıktık.
Cartagena güzel balkonları, taş duvarları ve meydanlarıyla etkileyici; fakat bu güzelliğin arkasında sömürgecilik, köle ticareti ve direnişle şekillenmiş ağır bir tarih de var. Şehri gezerken iki duyguyu birlikte taşımak gerekiyor.
Ertesi gün Getsemaní’de renkli sokakların, duvar resimlerinin ve müziğin peşinden yürüdük. Bir zamanlar surların dışında kalan bu mahalle bugün Cartagena’nın en canlı anlatılarından biri. Akşam yemeğinde son kez aynı masanın çevresinde toplandık.
13 Nisan’da Kolombiya’dan ayrılırken Bogotá’nın yüksekliğini, Guatavita’nın sessizliğini, kahve meyvelerinin rengini, Cocora’nın palmiyelerini, Medellín’in dönüşümünü ve Cartagena’nın sıcak sokaklarını yanımızda götürdük. Dokuz güne sığan yolculuk, ülkenin tek bir hikâyeyle anlatılamayacağını gösterdi.
Kolombiya’nın tarihine kısa bir bakış
İspanyollar 16. yüzyılın başında bugünkü Kolombiya kıyılarına ulaşıyor. Cartagena de Indias 1533’te, Bogotá ise 1538’de kuruluyor. Fakat ülkenin fethini birkaç yılda tamamlanmış tek bir olay gibi düşünmemek gerekiyor; farklı yerli halkların direnişi ve sömürge düzeninin kurulması uzun yıllara yayılıyor.
Bu topraklar daha sonra Yeni Granada Krallığı ve Yeni Granada Genel Valiliği gibi adlarla yönetiliyor. Yönetim alanı zaman içinde değişse de bugünkü Kolombiya, Panama, Venezuela ve Ekvador’un önemli bölümlerini kapsıyor.
İspanya’da Reconquista’nın 1492’de tamamlanmasının ardından Katolik krallık, Amerika’daki yayılmasını yalnızca askerî ve ekonomik değil, dinî bir görev olarak da görüyor. Yerli halklar “dinsiz” ve “medenileştirilmesi gereken” topluluklar olarak tanımlanıyor; Katolik Kilisesi de sömürge düzeninin en güçlü kurumlarından biri haline geliyor.
Savaşlar, zorla çalıştırma ve Avrupalıların taşıdığı çiçek ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle yerli nüfus çok büyük kayıplar veriyor.
İşgücü ihtiyacı arttıkça Afrika’dan köleleştirilen insanlar Atlantik üzerinden getiriliyor. Cartagena, İspanyol Amerikası’ndaki köle ticaretinin en önemli limanlarından biri oluyor. Ovalık bölgelerde şeker kamışı ve mısır gibi ürünler yetiştiriliyor; madenlerde ve büyük çiftliklerde köleleştirilmiş insanlar çalıştırılıyor.
At, sığır, koyun ve tavuk gibi hayvanlar Avrupa’dan getiriliyor. Büyük toprak sahiplikleri oluşurken altın ve diğer değerli kaynaklar İspanya’ya aktarılıyor.
Büyük toprak sahipleri 300 yıl boyunca zenginleşiyor. Ancak İspanya doğumlu olmayanlar, ne kadar iyi eğitim alsalar da yönetimde aynı ölçüde söz sahibi olamıyor. 1789 Fransız Devrimi’nin fikirleri ve Napolyon’un 1808’de İspanya’yı işgali, İspanyol Amerikası’ndaki bağımsızlık hareketlerini hızlandırıyor.
1800’lerde birkaç bağımsızlık mücadelesi olsa da başarısızlıkla sonuçlanıyor.
Simón Bolívar ve General Francisco de Paula Santander
Kolombiya’nın ispanya’ya karşı isyan etmesini ve bağımsızlık hareketini başlatıyorlar
Simón Bolívar varlıklı ve iyi eğitimli bir Creole ailesinden geliyor. Francisco de Paula Santander ise hukuk eğitimi almış bir asker ve devlet adamı. İkisi bağımsızlık mücadelesinde birlikte hareket etseler de yeni devletin nasıl yönetileceği konusunda zamanla ayrışıyorlar: Bolívar daha güçlü bir merkezî yönetimi, Santander ise anayasal ve federal ilkelere daha yakın bir düzeni savunuyor.
İspanya Krallığı’na karşı bağımsızlık mücadelesi 1810’larda hızlanıyor. 1819’daki Boyacá Zaferi, Yeni Granada’nın bağımsızlığında belirleyici dönüm noktası oluyor.
Bolívar yeni cumhuriyetin başkanı oluyor. Mücadele Venezuela, Ekvador ve Peru yönünde devam ediyor.
24 Mayıs 1822’de General Antonio José de Sucre komutasındaki bağımsızlık güçleri, Quito yakınlarındaki Pichincha Yanardağı’nın eteklerinde kesin bir zafer kazanıyor. Bu zafer, bugünkü Ekvador’un İspanyol yönetiminden kurtulmasında belirleyici oluyor.
Cartagena 1811’de İspanya’dan bağımsızlığını ilan ediyor. 1819’da kurulan ve 1821 Cúcuta Anayasası’yla biçimlenen Büyük Kolombiya; bugünkü Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Panama topraklarını kapsıyor. Venezuela ile Ekvador 1830’da birlikten ayrılıyor.
Ülke 1863’ten itibaren “Kolombiya Birleşik Devletleri” adını kullanıyor; 1886 Anayasası ile merkezî yapıya geçilerek “Kolombiya Cumhuriyeti” adı resmileşiyor. “Kolombiya” adı Kristof Kolomb’dan geliyor.
1903’te Panama, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle Kolombiya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet oluyor. Ardından kanal bölgesinin yapım ve kullanım hakları konusunda ABD ile anlaşma imzalıyor.
Ülkede liberallerle muhafazakârlar arasındaki karşıtlık, Bolívar ve Santander döneminden itibaren siyasetin temel eksenlerinden biri oldu.
Ülke bağımsızlığından itibaren genel olarak büyük toprak sahibi olan aileler tarafından yönetildi. Tam 64 yıl konservatifler ülkeyi yönetti.
20. yüzyılın başlarında ABD merkezli United Fruit Company, Kolombiya’nın muz üretiminde çok güçlü hale geliyor. Kötü çalışma koşullarına karşı greve çıkan işçilerin üzerine Aralık 1928’de Ciénaga’da ordu ateş açıyor. “Muz Katliamı” olarak anılan olayda kaç kişinin öldüğü bugün bile kesin olarak bilinmiyor; resmî ve gayriresmî tahminler arasında büyük fark var.
Genç avukat Jorge Eliécer Gaitán, katliamı Kongre gündemine taşıyan konuşmalarıyla ülke çapında tanınıyor.
Gaitán, İtalya’da eğitim görmüş bir hukukçu ve güçlü bir hatip. Toprak reformunu ve sosyal adaleti savunan konuşmalarıyla işçilerin ve köylülerin büyük desteğini kazanıyor; yaklaşan başkanlık seçiminin en güçlü adaylarından biri olarak görülüyor.
Büyük toprak sahipleri onu çok sevmedi
Liberal Parti lideri Jorge Eliécer Gaitán, 9 Nisan 1948’de Bogotá’da öldürülüyor. O sırada şehirde bulunan genç Fidel Castro ile görüşmesinin planlandığı anlatılsa da buluşma gerçekleşemiyor.
Suikastın ardından Bogotá’da “Bogotazo” adı verilen büyük ayaklanma başlıyor. Şehir yağmalanıyor ve yakılıyor; güvenlik güçleri göstericilere ateş açıyor. Bogotá’daki can kaybına ilişkin tahminler değişiyor ve kesin bir sayı yok. Suikast, “La Violencia” diye anılan ve sonraki on yılda ülke genelinde yüz binlerce insanın öldüğü şiddet döneminin simgesel başlangıcı kabul ediliyor.
Kırsalda kendilerini korumak için silahlanan liberal köylü grupları ve farklı gerilla hareketleri güçleniyor. Amaçları yalnızca orduyla savaşmak değil, siyasette temsil edilmek ve yaşadıkları toprakları korumak.
İnsanlar yıllar süren şiddetten yorulunca General Gustavo Rojas Pinilla 1953’te darbeyle yönetime geliyor ve 1957’ye kadar ülkeyi askerî bir rejimle yönetiyor. Bir yandan basına sansür ve siyasi baskı uygularken, diğer yandan altyapı yatırımları yapıyor, mesleki eğitimi destekliyor ve 1954’te televizyon yayınını başlatıyor.
Liberal ve Muhafazakâr partiler, askerî yönetimin ardından iktidarı dönüşümlü paylaşmak üzere “Ulusal Cephe” anlaşmasını kuruyor. 1958–1974 arasında cumhurbaşkanlığı iki parti arasında sırayla el değiştiriyor. Bu düzen şiddeti bir ölçüde azaltıyor, ama başka siyasi hareketleri dışarıda bırakıyor.
Kırsaldaki silahlı özsavunma gruplarından doğan FARC, 1964’te örgütlenmeye başlıyor ve 1966’da bu adı alıyor. Manuel Marulanda ile Jacobo Arenas örgütün önde gelen liderleri oluyor. FARC özellikle Tolima, Meta ve Caquetá gibi kırsal bölgelerde güçleniyor. Zamanla ülkede gerillalar, paramiliter gruplar ve devlet güçlerinin karşı karşıya geldiği çok katmanlı bir çatışma oluşuyor.
1970 cumhurbaşkanlığı seçiminde eski General Rojas Pinilla ile Muhafazakâr aday Misael Pastrana yarışıyor. Sonuç Pastrana lehine açıklanıyor; fakat seçimde hile yapıldığı iddiası uzun süre tartışılıyor. Adını seçimin yapıldığı 19 Nisan’dan alan M-19 hareketi de bu siyasi ortamda doğuyor. Şehirlerde etkili olan örgüt, kaçırma ve silahlı eylemleriyle tanınıyor. Bazı gerilla hareketleri daha sonra silah bırakıyor ve 1991 Anayasası’nın hazırlanmasına katılıyor. Yeni anayasa, Kolombiya’yı daha çoğulcu ve hak temelli bir devlet olarak yeniden tanımlıyor.
Gerilla hareketleri Küba Devrimi’nden, Sovyetler Birliği’nden ve Çin’deki komünist hareketten farklı ölçülerde etkileniyor. Aynı ideolojiyi paylaşmıyorlar; farklı bölgelerde etkinlik kuruyor, zaman zaman birbirleriyle de çatışıyorlar.
Kokain Ticareti ve Ülkenin En Karanlık Yılları
Kokain ticareti 1970’lerin sonundan itibaren büyüyor, 1980’lerde Medellín ve Cali kartelleriyle büyük bir güce dönüşüyor. Bir anda çok para kazanma fikri toplumun dengesini değiştiriyor. Koka üretimi, laboratuvarlar ve Karayipler üzerinden kurulan kaçakçılık rotaları ülkenin silahlı düzenine yeni bir finansman kaynağı sağlıyor.
Uyuşturucu kartelleri devlet görevlilerine rüşvet veriyor, kabul etmeyenleri tehdit ediyor ve öldürüyor. Gerillalar ile kartellerin ilişkisi ise her zaman tek bir ittifak biçiminde değil: kimi zaman çatışıyor, kimi zaman aynı kaçakçılık ekonomisinin farklı aşamalarından gelir elde ediyorlar. Gerillalar giderek koka yetiştiricilerinden ve kaçakçılardan vergi toplamaya başlıyor. Büyük toprak sahipleri ve uyuşturucu kaçakçıları da kendilerini gerillalara karşı korumak için paramiliter yapıları destekliyor.
6 Kasım 1985’te M-19, Bogotá’daki Adalet Sarayı’nı basıyor. Devlet güçlerinin ertesi güne kadar süren askerî operasyonuyla bina büyük ölçüde yanıyor; aralarında 11 Yüksek Mahkeme yargıcının da bulunduğu çok sayıda insan ölüyor ve bazı kişiler kayboluyor. Olayın sorumlulukları ve uyuşturucu kartellerinin olası desteğine ilişkin iddialar hâlâ tartışmalı. Kesin olan, hem baskının hem de ağır askerî müdahalenin ülkenin hafızasında kapanmayan bir yara bıraktığı.
1980’lerin sonuna gelindiğinde Pablo Escobar’ın kurduğu şiddet düzeni özellikle Medellín’i sarsıyor. Polisler, hâkimler, gazeteciler ve siyasetçiler tehdit ediliyor; şehirlerde bombalar patlıyor. Escobar’ın hedefi, uyuşturucu suçlularının Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edilmesini engellemek.
27 Kasım 1989’da Avianca’nın 203 sefer sayılı uçağına yerleştirilen bomba patlıyor. Başkan adayı César Gaviria’nın uçakta olduğu sanılıyor, ancak Gaviria uçağa binmiyor. Uçaktaki 107 kişi ve yerdeki üç kişi hayatını kaybediyor. Gaviria 1990’da cumhurbaşkanı seçiliyor.
Escobar 1991’de devlete teslim oluyor; fakat kendi şartlarına göre yaptırdığı La Catedral adlı cezaevinde yaşamaya devam ediyor ve suç örgütünü buradan yönetiyor. Hükümet onu başka bir cezaevine nakletmek isteyince Temmuz 1992’de kaçıyor. Güvenlik güçleri uzun bir aramanın ardından yerini tespit ediyor ve Escobar 2 Aralık 1993’te Medellín’de öldürülüyor.
Escobar’ın ölümü uyuşturucu ticaretini bitirmiyor. Büyük karteller parçalanırken daha küçük ağlar ortaya çıkıyor; gerillalar ve paramiliter gruplar koka üretiminden, laboratuvarlardan ve kaçakçılık güzergâhlarından pay almaya devam ediyor. FARC 1990’ların sonunda gücünün zirvesine yaklaşıyor; kaçırmalar ve saldırılar ülkenin büyük bölümünde hayatı belirliyor.
1998’de Andrés Pastrana hükümeti FARC ile barış görüşmelerine başlıyor. Görüşmeler için ülkenin güneyinde geniş bir askerden arındırılmış bölge kuruluyor. Süreç 2002’de anlaşma sağlanamadan çöküyor; FARC’ın bu alandaki silahlı faaliyetleri ve kaçırmaları toplumdaki güveni daha da azaltıyor.
2002 seçimlerini, güvenliği yeniden sağlayacağını söyleyen Álvaro Uribe kazanıyor. Babasının 1983’te FARC tarafından öldürülmesi, onun bu meseleyle kişisel bağını da güçlendiriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Plan Colombia kapsamındaki mali, teknik ve askerî desteğiyle devlet FARC’a karşı yoğun bir operasyon dönemi başlatıyor. Uribe’nin 2002–2010 arasındaki iki döneminde FARC hem toprak hem de savaşçı kaybediyor; buna karşılık devlet güçleri ve paramiliter yapılarla ilişkilendirilen ağır insan hakları ihlalleri de ülkenin hesaplaşması gereken başka bir dosyaya dönüşüyor.
Barış: Unutmak mı, Hatırlayarak Devam Etmek mi?
Uribe’den sonra cumhurbaşkanı olan Juan Manuel Santos, FARC ile resmî görüşmeleri 2012’de başlatıyor. Dört yıl süren müzakerelerin ardından ilk barış metni 2016’da halkoyuna sunuluyor ve çok küçük bir farkla reddediliyor. İtirazlar dikkate alınarak değiştirilen nihai anlaşma 24 Kasım 2016’da imzalanıyor ve Kongre tarafından onaylanıyor. Santos aynı yıl Nobel Barış Ödülü’nü alıyor.
Bu süreç bana “forget and forgive”, yani “unut ve affet” sözünü düşündürüyor. Oysa Kolombiya’nın seçtiği yol daha çok hatırlamak, gerçeği ortaya çıkarmak ve birlikte yaşamayı yeniden kurmak üzerine. Kurulan Hakikat Komisyonu; kurbanları, eski gerillaları, askerleri, devlet görevlilerini ve toplumun farklı kesimlerini dinliyor. Özel Barış Yargısı ise ağır suçların gerçeğini açıklayan ve sorumluluk üstlenen kişiler için onarıcı adalet mekanizmaları oluşturuyor. Bu, herkesin cezasız kaldığı ya da herkesin hapse girdiği basit bir süreç değil; hâlâ tartışılan, eksikleri olan ve yıllar sürecek bir yüzleşme.
Silah bırakan FARC üyelerinin büyük bölümü sivil hayata dönüyor ve örgütün siyasi kanadı yasal siyasete katılıyor. Ancak bütün savaşçılar anlaşmaya uymuyor; FARC’tan kopan silahlı gruplar, ELN, uyuşturucu ağları ve başka yasa dışı yapılar bazı bölgelerde faaliyetlerini sürdürüyor.
2022’de cumhurbaşkanı seçilen Gustavo Petro, gençliğinde M-19 üyesiydi. M-19’un 1990’da silah bırakmasının ardından yasal siyasete geçti; milletvekilliği, senatörlük ve Bogotá belediye başkanlığı yaptı. Petro’nun seçilmesi, eski bir gerilla hareketinden gelen bir siyasetçinin ülkenin başına demokratik seçimle gelebilmesi açısından Kolombiya tarihindeki en dikkat çekici dönüşümlerden biri.
Bugünkü Kolombiya, gezdiğimiz şehirlerde hissettiğimiz gibi, geçmişin şiddetinden çok daha güvenli ve turizme çok daha açık. Yine de Venezuela, Panama ve Ekvador sınırlarına yakın bazı kırsal bölgelerde silahlı gruplar, göçmen kaçakçılığı, yasa dışı altın madenciliği ve uyuşturucu ticareti önemli sorunlar olmaya devam ediyor. Eski büyük kartellerin yerini daha dağınık ve uluslararası ağlara bağlı yapılar almış durumda.
Kolombiya’nın hikâyesi bana şunu düşündürüyor: Bir ülke bir günde değişmiyor. Barış anlaşması şiddetin tamamını bitirmiyor; fakat konuşmanın, gerçeği aramanın ve demokratik siyasetin önünü açıyor. Bugün önlerinde kalan silahlı gruplarla barış arayışı, turizmi geliştirmek ve petrol bağımlılığını azaltarak temiz enerjiye yönelmek gibi büyük hedefler var.
Rehberimizin söylediği gibi: “Demokratik bir ülkeyiz; en iyi başkanı seçmeye çalışırız.” Eğitim arttıkça insanların geçmişe ve geleceğe daha bilinçli baktığını o da özellikle vurguluyor.