Peru’daki ilk günümüze otelin önündeki alpaka ile başlıyoruz. Heyecanlanıyoruz. Beyaz tüyleri ve kocaman gözleriyle çizgi film karakteri gibi. Berfin, Derin ve ben fotoğrafları anında Instagram’a yüklüyoruz; belli ki çok beğeni alacağız.
Bugün Urubamba Vadisi’ndeyiz. İnkaların Kutsal Vadisi olarak bilinen bu bölge, Urubamba Nehri boyunca uzanıyor. And Dağları’nın arasındaki vadi hem bereketli hem de büyüleyici. Dağlar o kadar heybetli ve o kadar yeşil ki sanki bizi yukarıdan izliyorlar.
İlk durağımız Pisac oldu. Önce İnkaların, sonra İspanyol koloni döneminin izlerini taşıyan bir kasaba. Sokak satıcıları her yerde. Bebek alpaka tüyünden yapılmış kazaklar, pançolar, renkli örtüler, seramikler, eldivenler, atkılar… Pazarlık bilmeyen bir aile olarak ve biraz da ürkerek alışveriş yaptık. Fazla turistikti; asıl alışverişi Lima’ya saklıyoruz.
Ama teraslardan oluşan eski İnka yerleşkesine çıktığımızda manzara tamamen değişti. Hava mis gibi, dağlar büyüleyici, vadinin görüntüsü insanı hayran bırakıyor. Yukarı çıktıkça manzara daha da güzelleşiyor. Burası İnka döneminde hem stratejik hem de törensel önemi olan bir yerleşim. Rehberimizin anlattığına göre çıktığımız alanda yönetici sınıf ve rahipler yaşıyormuş. İnkalarda komün bir sistem var; para yok. Bizim imece usulü gibi, emek karşılığında yönetime vergilerini ödüyorlar. Dağlarda yaşam koşulları zor olduğu için herkes birbirine yardım ediyor.
İnkaların en etkileyici taraflarından biri doğayla kavga etmeden, doğaya uyum sağlayarak yaşamaları. And Dağları’nın sadece sınırlı bir bölümü tarıma uygun olmasına rağmen dağ yamaçlarını teraslara dönüştürmüşler. Bugün gördüğümüz o tarım terasları; suyu tutmak, erozyonu önlemek ve farklı yüksekliklerde farklı ürünler yetiştirmek için çok akıllıca tasarlanmış sistemler. Aşağılarda ılıman iklime uygun mısır, terasların yukarı taraflarında ise soğuk iklimi seven patates yetiştiriyorlarmış.
Peru tarihinin İnkalardan çok daha eski olduğunu öğrendik. Ben Peru deyince doğrudan İnka’yı düşünüyordum ama aslında bu topraklarda kültür tarihi MÖ 3000’lere kadar gidiyor. Caral gibi çok eski uygarlıklar, ardından Nazca, Moche, Wari ve Chimú gibi farklı kültürler var. İnka aslında bu uzun uygarlık zincirinin son büyük halkası. İnka tarihi bir başlangıç değil, İspanyollar öncesindeki son uygarlık.
İnkaların imparatorluğu yönetme biçimi de çok etkileyici. Yazılı alfabeleri olmadan dağların, vadilerin, çöllerin ve ormanların arasında çok geniş bir coğrafyayı yönetmişler. Bunun en önemli araçlarından biri Qhapaq Ñan, yani İnka yol sistemi. UNESCO bu sistemi yaklaşık 30.000 kilometrelik bir iletişim, ticaret ve savunma ağı olarak tanımlıyor. Bazı kaynaklarda daha geniş ağ için 40.000 kilometreye kadar rakamlar da geçiyor. Neredeyse ekvator çizgisinin uzunluğu kadar. Burayı yürüyerek ya da koşarak geçiyorlar. İnsanların kısa boylu olmasının nedeninin oksijen azlığı olduğunu söylüyor rehber; kalp ve damar sistemi ne kadar dar olursa oksijen o kadar rahat dolaşıyormuş. Uzun boylu olunca damar uzunluğu problem.
İnka yol sisteminin üzerinde, yaklaşık bir günlük yürüme mesafelerinde tambo denilen konaklama ve depo noktaları varmış. Bizim Selçuklulardaki kervansaraylar gibi. Yani sadece yol yapmamışlar; yolun güvenliğini, ordunun hareketini, haberleşmeyi, yiyecek depolamayı ve imparatorluğun yönetimini de bu sistemle çözmüşler. Yiyecekleri kurutarak saklamaları da bu düzenin önemli bir parçası. Kıtlık yaşamamalarının nedenlerinden biri bu güçlü depolama ve dağıtım sistemi olmalı.
Bir başka dikkat çekici konu da dil meselesi. Bugün Peru’nun resmi dili İspanyolca ama İspanyolcadan önce bu topraklarda çok sayıda yerli dil vardı. Bugün hâlâ Peru’da Quechua ve Aymara başta olmak üzere çok sayıda yerli dil konuşuluyor. Peru Kültür Bakanlığı’nın verilerine göre ülkede 47 yerli dil var. Rehberimizin “Pizarro geldiğinde 100’den fazla dil vardı” demesi de bu çok dilli yapıyı anlatıyor. Peru sadece coğrafi olarak değil, kültürel olarak da katman katman.
Yolda coca yaprağından da konuştuk. Coca, And kültüründe yüzyıllardır kullanılan bir bitki. Yüksek rakımda yaşayan ve ağır yük taşıyan insanlar coca yaprağı çiğneyerek yorgunlukla ve yüksekliğin etkileriyle baş etmeye çalışıyor. Kakao ise daha sıcak ve nemli bölgelerde yetişiyor; Andların yüksek vadilerinde değil, daha alçak tropikal alanlarda.
Ayrıca şaman geleneğinde ayinler sırasında halüsinasyon sağlayan içecekler kullanılıyor.
Öğleye doğru dönüş yolunda Derin’in önerisiyle guinea pig yedik. Faregillerden, otla beslenen küçük bir hayvan. Peru mutfağında geleneksel bir yemek. Izgarada, şişe geçirilmiş hâliyle geldi. Görüntüsü bizim için biraz şaşırtıcıydı; tadı ise tuzlu tavuk gibiydi. “Bir daha yer miyim?” emin değilim ama Peru deneyiminin parçası olarak tadına bakmak güzeldi. Gökhan yemedi.
Öğle yemeğimizi eski bir hacienda’da yedik. Burası beş kuşaktır aynı aileye aitmiş. Kolonyal dönemin izlerini taşıyan, antikalarla dolu çok güzel bir ev. Duvarlarda eski mektuplar, aile hatıraları ve dönemin izleri var. Hatta Simón Bolívar’ın aileye gönderdiği bir mektup da duvarda asılıydı.
Burada Peru’nun yakın tarihi de devreye giriyor. Rehberimiz, bu vadideki toprakların 1969’a kadar büyük ailelerin elinde olduğunu anlattı. Peru’da General Velasco döneminde yapılan 1969 tarım reformu, büyük hacienda sistemini kırmak için çok önemli bir adımdı. Büyük topraklar kamulaştırıldı, birçok yerde kooperatiflere devredildi. Sonrasında bazı alanlarda bu kooperatif yapıları çözülerek insanların kendi topraklarına sahip olduğu sistemlere geçildi. Yani bugün gördüğümüz vadi sadece doğal bir güzellik değil; aynı zamanda toprak, sınıf, köylülük ve reform hikâyesi taşıyor.
Peru sadece dağlar ülkesi değil; her vadisinde tarih, eşitsizlik, direnç ve kültür var. Yol kenarındaki evlerin yoksulluğu ile binlerce yıldır gelen kadim kültür çelişiyor. Sanki bu fakirlik buraya yakışmıyor.
Akşam otele döndüğümüzde dinlenmek yerine Pisco Sour’larımızı içtik. Günün sonunda aklımda en çok kalan şey şu oldu: Peru’da doğa çok güçlü ama insanın doğayla kurduğu ilişki daha da etkileyici. And yaşamı, taze ürünler, sakin ve arkadaş canlısı insanlar, koyunlar, alpakalar, teraslar, dağların gölgesindeki vadiler… Hepsi bugüne kadar gördüğümüz hiçbir yere benzemiyor.
Peru bizi ilk günden şaşırttı.
Taze yetişen malzemeleriyle, And yaşam tarzıyla, İnka hissiyle, vadilerinin bereketiyle ve dağlarının görkemiyle kendine özgü bir ülke.