Peru 2026 · 2026-05-19

Peru’da İkinci Gün: Tuz, Teraslar ve And Dağları

Peru’daki ikinci günümüzde güneş daha da parlak, daha da yakıcı. Gökyüzü masmavi, hava tertemiz, dağların zirvelerinde ise hâlâ kar var. And Dağları’nın ortasında, bir yandan güneşin altında yanarken bir yandan karla kaplı tepeleri görmek insana bu coğrafyanın ne kadar sıra dışı olduğunu hatırlatıyor.

Peru’daki ikinci günümüzde güneş daha da parlak, daha da yakıcı. Gökyüzü masmavi, hava tertemiz, dağların zirvelerinde ise hâlâ kar var. And Dağları’nın ortasında, bir yandan güneşin altında yanarken bir yandan karla kaplı tepeleri görmek insana bu coğrafyanın ne kadar sıra dışı olduğunu hatırlatıyor.

Bugünkü rotamız önce Maras Tuz Havuzları, ardından Moray tarım terasları ve inanılmaz Mil restoranı deneyimi.

Yola çıkınca rehberimiz And Dağları’nın oluşumundan bahsetti. Pasifik levhasının Güney Amerika levhasının altına doğru itilmesiyle bu dev dağ sistemi oluşmuş. Yani bugün baktığımız o heybetli dağlar, milyonlarca yıllık jeolojik hareketlerin sonucu. Bazı yüksekliklerde kireçtaşı izlerine rastlanmasının nedeni de buraların çok eski zamanlarda denizel tortularla ilişkili olması. Dağlara bakınca sadece manzara görmüyorsunuz; aslında dünyanın eski hikâyesine bakıyorsunuz.

Yol boyunca zirveleri seyrediyoruz. Peru’nun en yüksek dağı Huascarán, yaklaşık 6.768 metre. Güney Amerika’nın en yüksek dağı ise Arjantin’deki Aconcagua, 6.961 metre civarında. Bizim gördüğümüz bölgede ise Verónica Dağı çok etkileyiciydi. Eski adıyla Wakay Willka, yani “kutsal gözyaşı” olarak da anılıyor. Verónica, Urubamba Dağ Sırası’nın en önemli zirvelerinden biri ve yaklaşık 5.860–5.890 metre yüksekliğinde.

And kültüründe dağlar sadece dağ değil. Onlar birer Apu, yani koruyucu ruh gibi görülüyor. Bazı dağlar erkek, bazıları kadın, bazıları akraba gibi düşünülüyor. Bu bana çok etkileyici geldi. Bizim için manzara olan şey, burada yaşayanlar için canlı, kutsal ve ilişki kurulan bir varlık.

Maras Tuz Havuzları

İlk durağımız Maras Tuz Havuzları oldu. Dağın yamacına beyaz, krem ve pembe tonlarında serilmiş binlerce küçük havuz… Uzaktan bakınca sanki dağın üzerine dev bir mozaik yapılmış gibi. Pamukkale’yi anımsatıyor.

Tuzun insanlık tarihi boyunca ne kadar değerli olduğunu burada çok daha iyi anlıyorsunuz. Sadece yemeklere tat vermek için değil; yiyecekleri saklamak, hayvanlara vermek, takas yapmak ve yaşamı sürdürebilmek için de çok kıymetli bir mineral.

Buradaki sistem İnkalardan da eskiye dayanıyor. Tuzlu su, dağın içindeki tuz yataklarından geçerek yüzeye çıkıyor. Bu doğal kaynak suyu küçük kanallarla havuzlara yönlendiriliyor. Her havuza küçük deliklerden su veriliyor. Havuzların tabanı sıkıştırılmış kilden yapılıyor; kil seriliyor, üzerine basılıyor, tahta tokmaklarla dövülerek sertleştiriliyor. Arada hava boşluğu kalmaması çok önemli, çünkü suyun toprağa emilmemesi ve havuzun içinde kalması gerekiyor.

Sonra güneş devreye giriyor. Su havuzlarda birkaç hafta bekliyor, güneş suyu buharlaştırıyor ve geriye tuz kalıyor. İlk oluşan tuz daha beyaz ve sofra tuzu gibi kullanılıyor. Daha uzun süre bekleyen ve tabanda kalan tuz ise kilin rengini de alarak pembe-kahverengi tonlara dönüyor. Bugün burada üretilen kaya tuzları hem geleneksel hem de organik üretim hissi taşıyor.

Tuz hasadı özellikle kuru sezonda, yani yaklaşık Mayıs-Ekim arasında yapılıyor. Yağmur mevsiminde suyun seyrelmesi ve havuzların kurutulamaması üretimi zorlaştırıyor. Maras ve Pichingoto köylülerinin bu geleneği aileden aileye sürdürdüğü, havuzların yerel aileler tarafından işletildiği ve tuzun buharlaşma yöntemiyle toplandığı anlatılıyor. Buradaki üretim hâlâ aileler ve yerel topluluklar tarafından sürdürülüyor.

Moray: İnka Tarım Laboratuvarı

Maras’tan sonra Moray’a geçtik. Burası ilk bakışta dev bir amfitiyatro gibi görünüyor. Hatta ilk başta tören alanı sanmışlar. İç içe geçmiş dairesel teraslar, aşağıya doğru inen katmanlar… Burası İnka döneminin en ilginç tarım deney alanlarından biri.

Moray’da her teras seviyesi farklı bir mikroklima yaratıyor. En alt kat ile üst kat arasında ciddi sıcaklık farkı oluşabiliyor. Bu yüzden Moray çoğu zaman “İnkaların tarım laboratuvarı” olarak anlatılıyor. Patates, fasulye ve farklı tarım ürünleri için hangi yükseklikte, hangi sıcaklıkta, hangi toprakta daha iyi sonuç alınacağını denemiş olabilirler. Toprak örneklerinin farklı bölgelerden getirildiğine dair yorumlar da var.

Burada patates meselesi de çok önemli. Peru, patatesin ana vatanlarından biri. Andlarda binlerce yıldır çok farklı patates türleri yetişiyor. Rehberimizin anlattığı gibi hastalığa, soğuğa, kuraklığa ve farklı yüksekliklere dayanmak için çok sayıda çeşit geliştirilmiş. Yani burada tarım sadece “ekip biçmek” değil; doğayı okumak, denemek, saklamak ve çeşitliliği korumak demek.

Moray’da gezerken insanın aklına modern sera sistemi geliyor. Bugün teknolojiyle yapmaya çalıştığımız şeyi onlar doğanın eğimini, güneşi, rüzgârı ve sıcaklık farklarını kullanarak çözmüşler.

Moray sonrası Mil restoranında inanılmaz bir deneyim yaşıyoruz. Peru mutfak kültürünün yerel üretimle nasıl bir araya geldiğinin ve nasıl bir deneyime dönüştüğünün canlı göstergesi. Yetişen çeşitli mısır ve patates türlerinden kinoa bitkisine, fermente edilmiş içeceklere kadar Peru mutfağını oluşturan çeşitli malzemelerle tanışıyoruz.

Virgilio Martínez’in kurmuş olduğu restoran, geleneksel üretime ve pişirme tekniklerine sahip çıkıyor. Martínez, Lima’daki Central ve Kjolle restoranlarının da sahibi.

Andlarda Yaşam ve Aile

Yolda sadece tarih değil, And insanlarının yaşam biçimini de konuştuk. Burada aile çok önemli. Katolikleşmiş olsalar bile eski inançların, doğaya ve dağlara saygının hâlâ sürdüğünü görmek mümkün.

Rehberimiz İnka ahlakının üç temel ilkesinden bahsetti:

Çalmayacaksın.

Yalan söylemeyeceksin.

Tembel olmayacaksın.

Bu üç cümle aslında çok güçlü bir toplumsal düzen fikri veriyor. Çünkü dağlarda hayat kolay değil. Herkesin çalışması, güvenilir olması, toplulukla uyum içinde yaşaması gerekiyor.

And köylerinde aile birlikte çalışıyor. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren tarlada aileye yardım etmeye başlıyor. Evlilik, eş seçimi, danslar ve karnavallar; hepsi tarım ve topluluk hayatıyla iç içe. Erkeklerin danslarda kadınları kaldırması, güç göstermesi gibi gelenekler de bu kültürün parçasıymış.

Rehberimiz And kazlarından bahsederken de çok güzel bir benzetme yaptı. Bu kuşların eşlerine bağlılıkları, And insanının aile ve eş ilişkisine benzetiliyor. Dağlarda hayat yalnız yaşanacak bir hayat değil. İnsanlar birbirine, eşine, ailesine ve komşusuna ihtiyaç duyuyor. Belki de bu yüzden Latin Amerika’da yaşlılara bakmak, aileyi korumak, çocuklara ve hatta torunlara sahip çıkmak çok güçlü bir değer.

Diller, Kimlik ve Eski Kültürler

Peru’nun dil zenginliği de beni şaşırtmaya devam ediyor. Bugün ülkenin resmi dili İspanyolca ama İspanyolcadan önce bu topraklarda çok sayıda yerli dil konuşuluyordu. And dünyasında en bilinen diller Quechua ve Aymara. Bir de bugün artık yaşamayan ama tarihsel olarak önemli olan Puquina dili var. Puquina’nın özellikle Titicaca Gölü çevresindeki çok dilli toplumlarda konuşulduğu, sonra 19. yüzyıla doğru kaybolduğu belirtiliyor.

Titicaca Gölü çevresinde bugün hâlâ Aymara konuşan topluluklar var. Quechua ise İnka dünyasının en önemli dili olarak hâlâ milyonlarca insan tarafından konuşuluyor. Bazı seslerin bize Japonca ya da Çince gibi gelmesi ilginç; ama bu benzerlik daha çok kulağımıza gelen ses yapısından kaynaklanıyor. Köken olarak bambaşka dil ailelerinden söz ediyoruz.

Kolonyal Hafıza

Kolonyal dönemde, İspanyollar geldikten sonra yerli halk çok ağır baskılar yaşadı. Madenlerde zorla çalıştırılan, özellikle bugünkü Bolivya’daki Potosí gibi yerlere gönderilen çok sayıda insan oldu. Birçoğu geri dönemedi.

Rehberin anlattığı “1781’de çok büyük kayıplar yaşandı” sözü, Túpac Amaru II isyanını ve sonrasındaki sert bastırma dönemini anlatıyor. 1780-1781 yıllarında yerli halkın sömürge düzenine, ağır vergilere ve zorunlu çalışmaya karşı büyük bir ayaklanması oldu. İsyan kanlı şekilde bastırıldı. Bu tarih Peru’nun yerli hafızasında hâlâ çok güçlü bir kırılma noktası.

Günün bende bıraktığı his saygı; kadim kültürüne ve insanlarına duyduğum saygı.

Akşam otelimizde bilardo turnuvası yapıyoruz. Bu işi ailece geliştirmemiz gerekiyor ama sonunda Derin ve Gökhan ikilisi oyunu kazanıyor. Ülke kaynıyor, biz buradayız. Aklım orada olsa da ailemle burada olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Aile albümü

2. günden fotoğraflar

Bu günlük herkese açıktır. Aile fotoğrafları yalnızca giriş yapan aile üyelerine gösterilir.

Aile girişi